Milliyet gazetesinin haberi şöyle:
"Unirock Festivali’ne katılan 5 genç, Başbakan’ın konvoyu geçerken ‘metalci’ işareti yapmaları yüzünden gözaltına alındı. 21 saat sorgulanan gençler, polisin gözaltındayken disko ve sanat müziği dinlettiğini söyledi" [haber]Acaba Truman şov gibi bir ortamda mı yaşıyoruz? Komedi dükkanında mıyız? Metalci işareti yapan gençlerin "devlet büyüğüne saygısızlık" gerekçesiyle göz altına alınması da ne demek oluyor? Polislerin kendilerince şaka yapıp bu gençlere disko müzik dinletmesi, gençlerin uzun süre göz altında tutulması ne demektir? Devlet büyüğü kimdir? Devlet büyüğü dediğiniz kişiler millete hizmet vermekle yükümlü değil midir? Aslında devletin büyüğü vatandaş değil midir? TBMM salonunda "EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR" yazmıyor mu?
Sevgili Başbakanım,
Siz vatandaşa hizmet vermek üzere seçilmiş, vatandaşınız tarafından göreve getirilmiş birisiniz. Bir ülkenin başbakanı festivaldeki metalci gençlerden veya köydeki nineden daha mı üstündür? Başbakanı vatandaş göreve getirmez mi? Başbakan onlara hizmet vermekle yükümlü değil midir? Bir ülkenin başbakanının vatandaşlarına büyüklük taslamaması kendisini onlardan üstün görmemesi gerekir. Bunu yerine bir başbakanın ülkesindeki haksızlıkları, polisin zaman zaman vatandaşına yaptığı eziyeti görüp bir şeyler demesi, vatandaşını koruması gerekir. (Vatandaşın, devlete bazen "devlet baba", bazı kamu çalışanlarına da bazen "devlet büyüğü" demesinin nedeni bu koruma-kollama görevi değil midir?) Vatandaşla iletişim kurmanın yolu ona "ananı da al git" demek değildir, onun haksız yere gözaltına alınmasına göz yummak değildir. Eğer bir ülkede vatandaşın kendisine hizmet etmek için seçtiği kişiler ona saygısızlık ediyorsa bu çok büyük bir sorundur. Anlaşılan o ki metalci gençler size küfür falan etmemiş. Belli ki yaptığınız işten memnun olmadıkları için ve konvoyunuza sizden farklı olduklarını belli etmek için metalci selamı vermişler (belki de size selam vermemişlerdir, siz üstünüze alınmışsınızdır, kim bilir!). Siz birkaç gün önce bize "kızı öldürülen baba hatayı kendinde arasın", "gençlerde ahlak erozyonu var" falan diyordunuz. Peki ya siyasetteki ahlak erozyonu ne olacak? Ülkenin bin tane sorunu var. Harçlara itiraz eden gençlerin coplandığı, işçilerin biber gazı abonesi edildiği, kamu kurumlarının hataları yüzünden ölen çocukların boşverildiği bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir ortamda herkesin hukuk önünde eşit olmasının sağlanması, keyfi uygulamaların ortadan kaldırılması gerekmez mi? Siz o metalci gençleri sevmiyor, beğenmiyor olabilirsiniz. Ama o metalci gençler diğer gençlerimizle birlikte bu ülkenin geleceğidir. Vatandaşlarınızın Testament dinlemesi veya dinlememesi sizin için önemli olmamalı. Onlara bakışınızı değiştirmemeli. Aynı şekilde, vatandaşınızın gay olması, cinsiyet değiştirmesi, rakı içmesi, farklı bir etnik kökene veya dine sahip olması da sizin açınızdan önemsiz olmalı. 1 Mayıs'ta yürüyen işçiye de, rock-metal konserine giden gence de, farklı etnik kökenleri olan vatandaşlarınıza da, camideki imama da eşit davranmanız gerekir. Herkese eşit mesafede durmanız gerekir. Bir başbakan vatandaşına, onun tercihlerine saygı göstermelidir. Bir ülkedeki en büyük araz devletin vatandaşına saygısızlık yapmasıdır ve biliyorsunuz ki bu arazın en büyük göstergesi işlemeyen hukuk sistemidir. Sizin en önemli göreviniz hakkaniyetli bir hukuk sisteminin işlemesini sağlamak ve herkesin hukuk önünde eşit olmasını garanti etmektir. (Geçenlerde haberlerde görmüşsünüzdür, olay mahalinde polis olduğu halde bir genci öldüresiye dövdüler. Baygınlık geçiren gencin kafasına ve boynuna tekme atan adama nooldu? Takip ettiniz mi? Peki o gence ne oldu? En son hayati tehlikeyi atlatamamıştı. Takip ettiniz mi? -- Hukuk işlemezse işte sokak böyle kendi hukuğunu yaratır. Sanırım bize layık gördüğünüz düzen bu değildir.) Alperenler'in yürüyüşünde polisimiz kuzu iken 1 Mayıs'ta kaplan oluyor. Parası ve gücü olan suç işleyince bu onların yanına kar kalıyor. Bütün bunları sizin (ve hükümetinizin) düzeltmesi, kamu görevlilerinin herkese eşit davranmasını ve vatandaşa saygı gösterilmesini sağlaması gerekmez mi? Herkesin hukuk önünde eşit olmaması, keyfi uygulamalarla bu müzik sever gençler gibi vatandaşlarınızın haklarının elinden alınması bir araz değilse nedir?
Metalci gençlerin başına gelenler trajikomik olduğu için buraya not ettim. Yoksa her gün gazetelerde bundan daha vahim onlarca olay görüyoruz. Ezilen, hor görülen, hakkı elinden alınan vatandaşlarınıza hizmet (adalet, eşitlik, eğitim vb.) götürmek için çalışmanızı bekliyoruz. Suçsuz çocukları suçluymuş gibi gözaltına alan bir sistemi yok etmenizi istiyoruz.
Aslında olayın özeti şu: Eğer siz Melih Gökçek'i bize layık görüyorsanız, Hrant Dink cinayetini çözemiyorsanız, Deniz Feneri davasını sonuçlandıramıyorsanız, vatandaşınızın size tepki göstermesini normal karşılamanız lazım. Bu bir metalci selamı olabilir, bir yürüyüş olabilir. Vatandaşın böyle bir hakkı yok mudur? Size metalci selamıyla selam verilmesinin ne zararı olabilir? Korkmayın metalci selamı kötü bir şey değil. Bunu hoş görmeniz gerekirdi. Bu çocukların gözaltına alınmasını engelemeniz gerekirdi. Eğer bu olayı sonradan öğrendiyseniz, bu çocukları göz altına alanlar ve onları 20 saat kadar tüm haklarından mahrum edenlerle ilgili bir şeyler yapmanız gerekir. Ama siz metalci gençlerin verdiği bir selamı bile hoş göremiyorsanız vay halimize. Umarım durum bu değildir.
Sürç-i lisan ettiysem affola.
Saygılarımla.
---------------
Güncelleme:
---------------
Unirock'ta tam olarak neler olduğunu araştırırken Ekşi Sözlük'te aradığımı buldum. Sözlük yazarlarından metal revolution takma adlı kullanıcı Unirock'ta göz altına alınanlardan biriymiş ve yaşadıklarını sözlüğe yazmış. Yazdıklarını aynen aktarıyorum:
"unirock'ın recep tayyip erdoğan'ı rahatsız etmesi
18 temmuz 2009 saat 19.00 ile 19 temmuz 2009 saat 15.00 arası zaman aralığında (yaklaşık 20 saat) kız arkaşımla beraber beni göz altına aldıran olgudur...
unirock 2009'un ikinci günü headliner'ları izlemek için kız arkadaşımla konser mekanına gittik. içerde biralar küçük, sıcak ve tatsız olduğundan dışarıda kendi aldığımız ucuz biralarla takılmaktayız. rotting christ'e dışardan eşlik ederek paradice lost ve thrash'in kütür kütür alman efsanelerinden kreator'u beklemekteyiz. derken...
önce önümüzden uzuuuuuuuuun bir konvoy geçti. siyah ve gri zırhlı araçlar, jipler, için çevik kuvvet dolu minibüsler, ambulans ve yine bu saydıklarım gibi karartılmış camlı bi dolu ek araç... rte'nin "köşkü" beşiktaş'ta dolmabahçe sarayı'nın yanında olduğundan heralde havaalanına gidiyordum dedim. orada çimlerde oturan metalci topluluğuna konvoyun ortasında ilerleyen uzun antenli, özel kuvvet olduğunu düşündüğüm bir jipten bir adam kafasını çıkarıp bağırdı. ne olduğuna anlam verememişken 5 dakka sonra aynı jip geri gelip çimlerde oturan insanların en ucundaki kız arkadaşım ve ben ile berimizde oturan 3 kişiyi göz altına aldılar. üzerlerinde siyah "işaretsiz" üniforma olan bu kişilerden polis kimliklerini göstermelerini istediğimde "kimseye kimlik falan göstermeyeceğim" yanıtını aldık o sırada ekip araçlarına bindirilirlirken...
olay yerinden konvoyun geçişi sonrası göz altına alınma maceramız bu şekilde. herhangi bir harekette bulunmayıp bir konser alanının yanında biramızı içmekten başka hiçbir şey yapmıyor iken bizi araçlara bindiren kişiler ise anında aracın içinde "siz devletin başına nasıl hareket çekersiniz" diye azarlamaya başladırlar. hangi hareketten bahsettiğini sorunca da "siz daha iyi bilirsiniz" karşılığını aldık. benden ayrı bir arabaya konan kız arkadaşımın yanındaki sarışın uzun saçlı genç ise nereli olduğu sorusuna "arnavutum" yanıtını verince "bu ülkede bi öyle bir böyle olunmaz, ne isen osundur" iması yapılmış. 2 polis aracı ile şişli etfal'e sağlık muayenesine götürüldük. sağlık muayenesi dendiğine bakmayın, "iyi misin, darp izin var mı" sorunlarının ardından biz muayene odasının dışına çıkarıldık ve bir kaç polis içeride kaldı. her ne kadar darp yememiş olsak da bunu bilmeyen hekimin bize hiç elini bile sürmeden üstüne biz göz altına almış ve "pekala baskı altında tutabilecek" polislerin yanına böyle bir muayene şekli seçmesi ilginç idi...
şişli etfal'in ardından tekrar araçlara bindirilerek harbiye karakolu'nun yolunu tuttuk. o sırada telefonumun yanımda olmadığını farkedip polislerden mümkünse hastaneye bir telefon bulunup bulunmadığının sorulmasını rica ettim. "bulunursa haber verirler" cevabını aldım. yahu bulursa yalnızca çalışanlar mı bulacak, elbet bir vatandaş da bulup cebine atabilir. bu noktada telefonu nerede kaybettiğimi bilmediğimden kimseyi suçlamak istemiyorum ama böyle bir karşılık da aldım...
harbiye karakolu'nun "içinde" bize son derece iyi davranıldı. bir ön ifade, kimlik, adres ve iletişim bilgilerimiz alındıktan sonra tekrar araçlara bindirilip taaaa yeni bosna'daki adli tıp'a alkol muayenesine gittik. mesafeyi siz düşünün. cumartesi günü, nişantaşı'nda her köşe başında alkol kontrol ekipleri var ve biz harbiye'den yenibosna'ya gidiyoruz. yeni bosna'da devalı olarak elektirikleri kesilip duran adli tıp'da "bizden alkol muayenesi için 10'ar tl vermemiz istendi." "ne münasebet" dediğimizde ise savcılıktan yazı gelmediğini ve adli tıp'ın da alkol muayenesini ancak o şekilde parasız yaptığını söylkediler. kendilerine, eğer savcılıktan gelmiş bir yazı yoksa hukuksuz işlem yaptıklarını ve devletin bana dayattığı bir test için için bir de benden para talep edemeyeceğini söyledim. bunun üzerine işleri bir an önce bitirmeye çalıştıklarını ve biz en kısa sürede salmak istediklerini söylediler. ben de bunun üzerine kız arkadaşımla beraber (biraz da hayalci bir şekilde) konsere yetişebilmek için 20 tl verip alkol testimizi yaptırdık. diğer 3 kişi ise paraları olmadığını söyleyiğ ödemeyi yapmadılar ve polisler de 2 araçalrı olmasına karşın onlardan bizi ayırmayacaklarını söyleyip 1 saat daha bizi orada beklettiler. diğer kişilerin de alkol kontrolü yapıldıktan sonra bana 20 tl'lik bir makbuz verdiler ve polis merkezine geri döndük.
polis merkezinde bu defa biz sivil polisler beklemekteydi. 2. bir defa kimlik, adres ve iletişim bilgilerimizi verdikten sonra sorgu ilginç bir hal aldı. bu defa bize "politik görüşümüz" ve nereden tanıştığımız sorulmaktaydı. politik görüş konusunda ben ve kız arkadaşım nötr der iken bunlar ısrarla hangi partiye oy verdiğimiz soruldu. buna ek olarak herhangi bir toplu olaya karışıp karışmadığımız ve özellikle "cumhuriyet mitingleri"nde bulunup bulunmadığımız 1'den fazla kere soruldu...
bu fasıl da bittikten sonra sivil polisler ayrıldı ve bize o gece ve ertesi gün epey yardımcı olan komiser geldi, bize haklarımızı okudu. konuşmak zorunda olmadığımızı, istersen avukat çağırıp veya isteyip o şekilde ifade verebileceğimizi ve istersek ailelerimize haber verebileceklerini söyledi. yemek, su gibi ihtiyaçlarımızı sorduktan sonra da bir gece süreyle nezarethanede misafir olduğumuzu söyledi. kendi karakolunda kadınlar için ayrı yer olmadığından kız arkadaşımı yakındaki bir karakola aktaracaklarını ekledi. bu karakolun "içinde" bu karakol çalışanlarınca uğradığımız muamele ne kadar iyiyse kız arkadaşımın aktarıldığı şişli'deki karakolda o kadar rezil imiş. tek kişilik dar nezarethanede sabaha kadar tepeden bir projektör çalıştırılmış ve uzun bir süre boyunca da yüksek sesle müzik çalmış. kız arkadaşım ilerleyen saatlerde ailesine haber verilmesini istediğinde ise numaranın arayabilecekleri alanda olmadığını söylemişler; sonradan araştırdığımıza göre aslında polis merkezinde aile vb. yerlere haber verileceğinde numaranın uzaklığı farketmeksizin arama yapılması gerekirmiş...
benim resmi ifademi verdiğim saat tam olarak gece saat 2.00. ifade memuruna niçin bu saatte verdiğim, geldiğimde veya sabah vermemin ne gibi bir mahsuru olduğunu sorduğumda ise "en uygun saati bekledim" yanıtını aldım. anlayacağınız ifade vermek için 1-2 saat uyuyup uyandırılıp ardından o uyku mahmurluğu ile ifade vermem beklendi... o sırada bizle beraber içeri alınan gençlerden birinin oraya gelen babasına verilen gözaltı gerekçesine adamın verdiği yanıt manidardı: "başbakanın arabasına hareket çektiği 'söylendi' diye 1 gece gözaltı; şaka mı şimdi bu?..."
sabah olunca bu defa daha büyük bir ekip arabasının arka tellerle çevrilmiş arkasına tıkıldım, şişli bomonti'de uğradığımız karakoldan kız arkadaşım alınıp öne bindirildikten sonra mecidiyeköy'deki şişli emniyet müdürlüğü'ne götürüldük. hakkımızda herhangi bir cezai yaptırım olmamasına karşın burada "mahkum edilmiş veyahut suçüstü yakalanmış bir suçluymuşuz gibi parmak izimiz alındı." uygulama bununla da bitmedi, ardından bu defa "önden ve yanlardan olmak üzere resimlerimiz altına numara konularak çekildi." 3. kez kimlik, adres ve iletişim bilgilerimizi verdik. tam ayrılıyoruz derken bi baktık ki kız arkadaşım hariç tüm erkekler 2'şerli bir şekilde kelepçeleniyoruz. koca emniyet müdürlüğünün içinde ne gerekçeyle böyle bir muameleye maruz kaldığımızı sorunca da "bu bizim insiyatifimiz" karşılığını aldık. sanırım yüksek eğitimli polis kişisi insiyatif ve "imtiyaz" sözcüklerinin farkını bilmiyordu... bu şekilde emniyet müdürlüğünden çıkarılığ aynı araçla bu defa 3 kişi arkada şişli etfal'e tekrar götürüldük. şişli etfal'deki pskolojik danışman bir sorunumuz olup olmadığını, bir darp/çürük izimiz olup olmadığını "yine polislerin yanında" sordu. kendisine benden 40 cm kısa bir kişi ile takın ve ters bir şekilde kelepçelendiğimden o andan bileğimin çürümekte olduğunu izleri işaret ederek gösterdim; bir etkisi olmadı, yine biz dışarı çıkarıldık ve bir polis içerde kaldı ve belgeler hazırlandı. harbiye karakolu'na geri döndüğümüzde komiser bizim niye kelepçelendiğimizi ve bunu kimin yaptığını sordu. bilmediğimizi söyledik ve tabi ki o sırada kelepçeleyen memur ortalarda yoktu; harbiye karakolunun memuru olmayabilir bu yüzden kesin konuşmayayım.
karakolda niçin defalarca kez adres bilgilerimizin alındığını sorduğumda ortak bir bilgi havuzuna erişimin olmadığını dehşet içerisinde öğrendim. nüfus müdürlüğünden alınan nufus şeceresinde bile tüm bunlar varken polisin -başbakanlığa ve içişleri bakanlığına bağlı polisin- bu bilgilere erişememesi/erişmemesi epey ilgiçti... sonuç olarak karakoldan şişli savcılığına sevkedildik ve oradaki nöbetçi savcı bizi delil yetersizliğinden serbest bıraktı. bugün(dün) de savcılığa gidip soruiturup aldığım belgeye göre 3. şahısların ifadelerine dayanan bu olayda takipsizlik kararı verilmiş...
sonuç olarak ne mi oldu; benim ve kız arkadaşımın tam 1 günü dengesiz muamelelere uğrayarak haba oldu. ben nezarethane zemininde 1 geceyi ayakkabılarımı kendime yastık yaparak geçirmiş, kız arkadaşım ise tamamen uykusuz çıldırma aşamasında sabahlamış oldu. bunca şeyi niçin geç yazdım; 1 aylığına çaylaktım ve yazarlığım yeni onaylandı. bunca şeyi niye mi yazdım; dava açmamın hiçbir faydası olmayacağını bildiğimden ve sinirlerimi bir dolu bürokratik işlemle daha da germek istemediğimden herkesin olanları bu yolla öğrenmesini istedim...
son olarak; hepimize geçmiş olsun...
(metal revolution, 25.07.2009 00:20 ~ 13:13)" [kaynak: Ekşi Sözlük]
Üniversite yıllarımda uzun saçlı olduğum için 5-6 kişilik bir grubun saldırısına uğramıştım. Şikayetçi olmak için elimden geleni yaptım ve bu nedenle polis karakolunda, hastanede, adliyede vb. binbir olay yaşadım. Tüm çabalarım sonucunda hukuk sistemimizin bana verdiği yanıt şu oldu: "boşuna uğraşma bu adamlara hiç bir şey olmaz". Sokakta size saldıranların ceza almadığı bir ülkede yaşamak çok üzücü. Ama durup dururken polisin keyfine göre gözaltına alınmak ve bu konuda hiç bir şey yapılamayacağını bilmek daha da kötü. Kolluk kuvvetlerinin görevi sadece devlet büyüklerini korumak değildir. Görevleri vatandaşlarını korumaktır. Tabii ki bir ülkenin başbakanı da o ülkenin vatandaşıdır ve korunmaya hakkı vardır. Ancak, onu kendi kendilerine takılmakta olan metalci gençlerden "korumak" hangi medeni ülkede kabul edilebilir bir şeydir?
Bu hikayede üzerinde durulması gereken çok şey var. Ben sadece birine değineyim: Polislerin vatandaşa kimlik göstermemesi meselesi. Bana kimlik soran (üniformalı ve üniformasız) polislere bu yaşıma kadar defalarca kimlik sordum, defalarca kimlik sormalarının nedenini öğrenmek istedim. Hiç başarılı olamadım. Bazı densizlerin polis kılığına girip suç işlemesinin nedeni işte polisin bu tavrıdır. Kontrol edilmeyi reddeden bir mekanizma, başkaları tarafından kullanılır. Bir oteli basıp oradaki kadınları saçlarından sürükleyerek kaçıran polis kıyafetli kişilere oradaki görevliler kimlik sorabilseydi, böyle bir olay gerçekleşmezdi. Bizden her üniformalıya boyun eğmemizi isteyen sistem, üniformaları kullanarak suç işleyenlere kapılarını da açmış demektir. Başbakan'ın, milletvekilinin, polisin, askerin vatandaşından üstün kabul edildiği bir sistemde sadece başbakanlar, milletvekilleri, polisler ve askerler yaşamak ister. Aslına bakarsanız bu ülkenin vatandaşları olarak kendi oyumuzla rezil oluyoruz, kendi oyumuzla eziliyoruz. Hukuk herkese eşit davranmadığı sürece ezilmeye de devam edeceğiz.
Şimdi bazılarınız diyecek ki, "küçücük bir olaya kafayı takmışsın, bu ülkenin daha önemli sorunları var." Doğru. Ama işte bu küçük olaylardır büyük sorunları getiren. Bu zihniyet, bu yaklaşım daha büyük sorunların kökenidir. Zaten büyük olayları hepiniz görüyorsunuz. "Belki" dedim "bu küçük olay o büyük olaylara biraz daha dikkatle bakmakmızı sağlar". Metalci gençleri eften püften nedenlerle göz altına almayı bilenlerin, büyük suçluları neden göz altına almadığını, bulamadığını, cezalandıramadığını da buyrun siz düşünün.
Etiketler: Güncel
0 yorum:
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
