Looking for my pages in English?: Web Page (Eng) | Philosophy-Economics Blog (Eng) |

Dersler İktisadi Büyüme | Modeller ve Yöntem | Diğer: İktisat Günlüklerinden Seçmeler | Nurses Care |

Taşındık!

Yıllardır Blogger'ın bedava hizmetini kullanarak yayınladığım bu internet günlüğünü özellikle ders takibini kolaylaştırmak ve kontrolüm dışına çıkan internet günlüklerimi tekrar kontrol altına almak için http://www.neaydinonat.com/gunluk/ adresine taşıdım ve Wordpress kullanmaya başladım.

Bundan sonra http://www.neaydinonat.com/gunluk/ adresini ziyaret ve bu adresi yer imlerinize (bookmark) eklerseniz sevinirim.

Yazılara e-posta ile abone olan okuyucularım yeni yazıları almaya devam edecek (bir değişiklik yapmalarına gerek yok - eğer bir sorun yaşarsanız bana bildirin lütfen).

Yazıları RSS okuyucularından takip edenler yeni RSS adresini kullanmalılar (yeni sayfada üstte sağdaki RSS ikonuna tıklayıp adresi alabilirler). Eğer e-posta üyesi değilseniz ve üye olmak istiyorsanız, yine (yeni sayfada üstte sağdaki) e-posta aboneliği bağlantısını takip edebilirsiniz.

Bundan sonra derslerimi takip eden öğrenciler ise sadece derslerle ilgili RSS beslemesine (yeni sayfadan) abone olabilirler (yeni sayfada sağdaki menüde bağlantılar var).

Sadece belirli konulardaki yazıları takip etmek isteyenler için daha sonra ilgili RSS beslemelerini listeleyeceğim. İsteyenler yeni adresteki Site Arşivi sayfasının en altında şu andaki konu beslemelerine ulaşabilirler. Ancak site henüz yapım aşamasında olduğu için şimdilik sadece genel RSS beslemesini takip etmenizi öneririm.

İngilizce günlüğüm de artık yeni adresinde: http://www.neaydinonat.com/blog/

Site güncellenirken vereceğim rahatsızlık için lütfen kusuruma bakmayın.

Scott Summer'ın yazısını okuyun. Greg Mankiw'in yazıyla ilgili notuna da bakın.

Tepav iktisatçılarından Ozan Acar'ın hazırladığı "Türkiye’de Dış Ticaret ve Dış Ticaretin Finansmanı: Durum Değerlendirmesi" başlıklı rapora göre Türkiye dış ticarette riski üstlenen ülke konumundaymış. Rapora göre:

“Türkiye’nin 2008’de gerçekleştirdiği ihracatın yaklaşık yüzde 60’ında, ihracatçı için en riskli yöntem olarak kabul edilen, mal mukabili ödeme yöntemi kullanılmıştır.

Türkiye’nin 2008’de gerçekleştirdiği ithalatın yaklaşık yüzde 50’sinin finansmanında ise, ithalatçı için en riskli yöntem olarak kabul edilen, peşin ödeme yöntemi kullanılmaktadır. Peşin ödeme yönteminin benimsendiği ithalatın toplam içerisindeki payı 1998’de yüzde 33’ten, 2009’un ilk altı ayında yaklaşık yüzde 50’ye ulaşmıştır.

Bir diğer dikkat çekici nokta ise, ihracat alacaklarının tahsilinde çeşitli problemlerin ortaya çıkmaya başladığına dair sinyallerin belirmeye başlamış olmasıdır. Ankete katılan firmaların yüzde 35’i vadesi geçmiş ihracat alacaklarının toplam içerisindeki payının arttığını belirtmiştir. Söz konusu artış ortalama yüzde 13,5 olarak gerçekleşmiştir.”
Türkiye'nin ticaretinin coğrafi dağılımı ilgili şu özet tablo da ilginizi çekebilir:


AB ülkeleri ile ticaretin toplam ticaretimiz içindeki önemindeki azalma dikkatinizi çekmiştir!

Raporun tamamını okumak için buraya tıklayın.

Tahmin edebileceğiniz gibi Adnan Oktar'ı kaçırmadım. İtiraf etmeliyim ki Yiğit Bulut, Adnan Oktar geldikten sonra programı nispeten daha iyi yönetti ve Adnan Oktar hakkında bilmediğimiz birçok şey öğrenmemizi sağladı. Örneğin, Adnan Oktar'ın akıl hastanesinde yattığını, ayaklarından zincirlendiğini bilmiyordum. Seyretmeye devam. Bakalım daha neler olacak?

Yiğit Bulut'a tavsiyem hala geçerli. 2 dakika...

Yiğit Bulut'un Sansürsüz adlı evlere şenlik programında, Oktar Babuna, Adnan Oktar'ı dünyanın en zeki ve en akıllı adamı ilan etti. Bu yetmezmiş gibi Mine Kırıkkanat da programa katılıp evrim konusunda kelam etti. Babuna ve yanındaki diğer beyefendinin (Cihat Gündoğdu) "bilimsel" görüşlerini bir tarafa bırakırsak, sayın Kırıkkanat'ın astro-fizik ve evrim konusundaki görüşleri de gerçeklik sınırlarını zorladı (bunu evrim teorisini savunmasına rağmen söylüyorum)! Ülkemizdeki değerli evrimci biyologların bu programa çağrılıp çağrılmadığını bilmiyorum ama katılmamaları ve bu saçmalığa dahil olmamaları çok isabet olmuş.

Evrimci biyolojiyi pagan dini, tüm bilinen bilimsel dergileri mason yayın organı ilan ettikleri halde bilimsellikle yakından uzaktan alakası olmayan (ve aynı görüşleri savunan) iki kişiyi programına davet eden ve evrim konusunu birkaç saatlik bir programda bu iki kişiyle aydınlığa kavuşturacağını sanan Yiğit Bulut'u gönülden kutluyor, akşam evine gittiğinde yatağına uzanıp "ne yapıyorum ben?" diye 2 dakika kadar düşünmesini tavsiye ediyorum. O iki dakikayı gerçekten düşünmek için kullanılırsa eminim yarın bambaşka bir insan olacaktır.

Bu arada, ben programa Adnan Oktar katılacak diye biliyordum. Onun yerine bu iki kişi gelmiş. İnsan Adnan Oktar'ın kitaplarını da onların yazdığını düşünmeden edemiyor.

Ben televizyonu kapatıp kitap okumaya devam edeyim. Üçüncü kez "bu bardak kendi kendine oluşmuş olabilir mi?" dediler... Ve işte ben bu satırları yazarken Vatikan'ın da masonların kontrolüne olduğu ve masonlar'ın başında şeytanın olduğunu söylüyorlar...

Süper gerçekten. Komedi programı gibi oldu artık.

Hah Reklam arasına girerken Adnan Oktar gelebilir dediler. Hadi bakalım!

Döner ve Hoşgörü

Hoşgörü: a. (ho'şgörü) Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans. Güncel Türkçe Sözlük

Hoşgörü: 1. Başkalarının düşünce ve kanılarını hoşgörme, onların da geçerliliklerine karşı tepki göstermeme. 2. Başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmesini ve düşüncelerine göre yaşamasını hoşgörme tutumu. Felsefe Terimleri Sözlüğü

Bir de şöyle bir şey var:

"Kızılay’da dün akşam Ankara Milletvekili Faruk Koca’ya ait Özler dönercisine giden Erdoğan’a, “Siz döner yiyorsunuz ama biz açız” diye laf atan öğrenciler, Başbakanlık Korumaları tarafından gözaltına alındı." 03.08.2009 Radikal Gazetesi

Laz Kapital'in yazarı sevgili Yılmaz Okumuş da internet günlüğü işine girmiş: http://yilmazokumus.blogspot.com

Vatana ve millete hayırlı olsun diyor ve takip ettiğim günlükler listesine ekliyorum.

Tibar'ın başkenti Mabumbo'da bir belediye başkanı mahkeme kararına uymayıp şehrin merkezine bir kavşak yapmış. Fiili bir durum yaratmış. "Yaparsam nasıl olsa kapatamazlar" diye düşünmüş. Mahkeme, Mabumbo belediye başkanına, kanunlara ve mahkeme kararlarına uymadığı için görevi kötüye kullanmadan 3 yıl hapis cezası vermiş ve onu, mahkeme kararlarına aykırı olarak yapılan kavşağın tüm inşaat masraflarını (ve buna ek olarak yarattığı tüm zararları) da ödemeye mahkum etmiş.

Tibar, Mabumbo deyip geçmeyin. Yasalara, mahkeme kararlarına uymayanlar dünyanın her yerinde hakkettiği cezayı alıyor!

Uğur Gürses'in yazısı

Uğur Gürses, "ekonomi neden sıkıcıdır?" başlıklı yazısında Aykut (Kibritçioğlu) hocamızdan bahsetmiş. A.Ü. SBF öğrencileri bakmak isteyebilir.

Ve CHP Metalci Olur...


Daha önce Ve Metalciler Başbakan'ı Selamladılar demiştik. Şimdi de CHP sıralarına dönüyoruz ve CHP İstanbul il başkanı Gürsel Tekin'i bize metalci işareti yaparken görüyoruz!

Bu şekilde ilerlemeye devam edersek gelecek seçimde CHP, Five Magics (Megadeth) şarkısını alır altı oka uyarlayıp seçim şarkısı yapar. (Kıyamet alametleri arasında bu var mıydı, tam hatırlayamadım...)

Merak ediyorsanız, işaretin ne anlamlar taşıdığına Wikipedia'dan bakabilirsiniz.

[Fotoğraf Milliet gazetesinden. Haber Burada]

Merkantilizm tekrar düşünülüyor
Dani Rodrik

"Bir işadamı bir bakanın ofisine giriyor ve yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bakan ne yapmalı? Bir fincan kahve içmeye davet edip hükümetin ne yapabileceğini mi sormalı? Yoksa hükümetin şirketleri kayırmaması gerektiği ilkesi uyarınca onu dışarı mı atmalı?" Dani Rodrik'in yazısının tamamını okumak için tıklayın

Milliyet gazetesinin haberi şöyle:

"Unirock Festivali’ne katılan 5 genç, Başbakan’ın konvoyu geçerken ‘metalci’ işareti yapmaları yüzünden gözaltına alındı. 21 saat sorgulanan gençler, polisin gözaltındayken disko ve sanat müziği dinlettiğini söyledi" [haber]
Acaba Truman şov gibi bir ortamda mı yaşıyoruz? Komedi dükkanında mıyız? Metalci işareti yapan gençlerin "devlet büyüğüne saygısızlık" gerekçesiyle göz altına alınması da ne demek oluyor? Polislerin kendilerince şaka yapıp bu gençlere disko müzik dinletmesi, gençlerin uzun süre göz altında tutulması ne demektir? Devlet büyüğü kimdir? Devlet büyüğü dediğiniz kişiler millete hizmet vermekle yükümlü değil midir? Aslında devletin büyüğü vatandaş değil midir? TBMM salonunda "EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR" yazmıyor mu?

Sevgili Başbakanım,

Siz vatandaşa hizmet vermek üzere seçilmiş, vatandaşınız tarafından göreve getirilmiş birisiniz. Bir ülkenin başbakanı festivaldeki metalci gençlerden veya köydeki nineden daha mı üstündür? Başbakanı vatandaş göreve getirmez mi? Başbakan onlara hizmet vermekle yükümlü değil midir? Bir ülkenin başbakanının vatandaşlarına büyüklük taslamaması kendisini onlardan üstün görmemesi gerekir. Bunu yerine bir başbakanın ülkesindeki haksızlıkları, polisin zaman zaman vatandaşına yaptığı eziyeti görüp bir şeyler demesi, vatandaşını koruması gerekir. (Vatandaşın, devlete bazen "devlet baba", bazı kamu çalışanlarına da bazen "devlet büyüğü" demesinin nedeni bu koruma-kollama görevi değil midir?) Vatandaşla iletişim kurmanın yolu ona "ananı da al git" demek değildir, onun haksız yere gözaltına alınmasına göz yummak değildir. Eğer bir ülkede vatandaşın kendisine hizmet etmek için seçtiği kişiler ona saygısızlık ediyorsa bu çok büyük bir sorundur. Anlaşılan o ki metalci gençler size küfür falan etmemiş. Belli ki yaptığınız işten memnun olmadıkları için ve konvoyunuza sizden farklı olduklarını belli etmek için metalci selamı vermişler (belki de size selam vermemişlerdir, siz üstünüze alınmışsınızdır, kim bilir!). Siz birkaç gün önce bize "kızı öldürülen baba hatayı kendinde arasın", "gençlerde ahlak erozyonu var" falan diyordunuz. Peki ya siyasetteki ahlak erozyonu ne olacak? Ülkenin bin tane sorunu var. Harçlara itiraz eden gençlerin coplandığı, işçilerin biber gazı abonesi edildiği, kamu kurumlarının hataları yüzünden ölen çocukların boşverildiği bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir ortamda herkesin hukuk önünde eşit olmasının sağlanması, keyfi uygulamaların ortadan kaldırılması gerekmez mi? Siz o metalci gençleri sevmiyor, beğenmiyor olabilirsiniz. Ama o metalci gençler diğer gençlerimizle birlikte bu ülkenin geleceğidir. Vatandaşlarınızın Testament dinlemesi veya dinlememesi sizin için önemli olmamalı. Onlara bakışınızı değiştirmemeli. Aynı şekilde, vatandaşınızın gay olması, cinsiyet değiştirmesi, rakı içmesi, farklı bir etnik kökene veya dine sahip olması da sizin açınızdan önemsiz olmalı. 1 Mayıs'ta yürüyen işçiye de, rock-metal konserine giden gence de, farklı etnik kökenleri olan vatandaşlarınıza da, camideki imama da eşit davranmanız gerekir. Herkese eşit mesafede durmanız gerekir. Bir başbakan vatandaşına, onun tercihlerine saygı göstermelidir. Bir ülkedeki en büyük araz devletin vatandaşına saygısızlık yapmasıdır ve biliyorsunuz ki bu arazın en büyük göstergesi işlemeyen hukuk sistemidir. Sizin en önemli göreviniz hakkaniyetli bir hukuk sisteminin işlemesini sağlamak ve herkesin hukuk önünde eşit olmasını garanti etmektir. (Geçenlerde haberlerde görmüşsünüzdür, olay mahalinde polis olduğu halde bir genci öldüresiye dövdüler. Baygınlık geçiren gencin kafasına ve boynuna tekme atan adama nooldu? Takip ettiniz mi? Peki o gence ne oldu? En son hayati tehlikeyi atlatamamıştı. Takip ettiniz mi? -- Hukuk işlemezse işte sokak böyle kendi hukuğunu yaratır. Sanırım bize layık gördüğünüz düzen bu değildir.) Alperenler'in yürüyüşünde polisimiz kuzu iken 1 Mayıs'ta kaplan oluyor. Parası ve gücü olan suç işleyince bu onların yanına kar kalıyor. Bütün bunları sizin (ve hükümetinizin) düzeltmesi, kamu görevlilerinin herkese eşit davranmasını ve vatandaşa saygı gösterilmesini sağlaması gerekmez mi? Herkesin hukuk önünde eşit olmaması, keyfi uygulamalarla bu müzik sever gençler gibi vatandaşlarınızın haklarının elinden alınması bir araz değilse nedir?

Metalci gençlerin başına gelenler trajikomik olduğu için buraya not ettim. Yoksa her gün gazetelerde bundan daha vahim onlarca olay görüyoruz. Ezilen, hor görülen, hakkı elinden alınan vatandaşlarınıza hizmet (adalet, eşitlik, eğitim vb.) götürmek için çalışmanızı bekliyoruz. Suçsuz çocukları suçluymuş gibi gözaltına alan bir sistemi yok etmenizi istiyoruz.

Aslında olayın özeti şu: Eğer siz Melih Gökçek'i bize layık görüyorsanız, Hrant Dink cinayetini çözemiyorsanız, Deniz Feneri davasını sonuçlandıramıyorsanız, vatandaşınızın size tepki göstermesini normal karşılamanız lazım. Bu bir metalci selamı olabilir, bir yürüyüş olabilir. Vatandaşın böyle bir hakkı yok mudur? Size metalci selamıyla selam verilmesinin ne zararı olabilir? Korkmayın metalci selamı kötü bir şey değil. Bunu hoş görmeniz gerekirdi. Bu çocukların gözaltına alınmasını engelemeniz gerekirdi. Eğer bu olayı sonradan öğrendiyseniz, bu çocukları göz altına alanlar ve onları 20 saat kadar tüm haklarından mahrum edenlerle ilgili bir şeyler yapmanız gerekir. Ama siz metalci gençlerin verdiği bir selamı bile hoş göremiyorsanız vay halimize. Umarım durum bu değildir.

Sürç-i lisan ettiysem affola.

Saygılarımla.


---------------
Güncelleme:
---------------

Unirock'ta tam olarak neler olduğunu araştırırken Ekşi Sözlük'te aradığımı buldum. Sözlük yazarlarından metal revolution takma adlı kullanıcı Unirock'ta göz altına alınanlardan biriymiş ve yaşadıklarını sözlüğe yazmış. Yazdıklarını aynen aktarıyorum:

"unirock'ın recep tayyip erdoğan'ı rahatsız etmesi
18 temmuz 2009 saat 19.00 ile 19 temmuz 2009 saat 15.00 arası zaman aralığında (yaklaşık 20 saat) kız arkaşımla beraber beni göz altına aldıran olgudur...

unirock 2009'un ikinci günü headliner'ları izlemek için kız arkadaşımla konser mekanına gittik. içerde biralar küçük, sıcak ve tatsız olduğundan dışarıda kendi aldığımız ucuz biralarla takılmaktayız. rotting christ'e dışardan eşlik ederek paradice lost ve thrash'in kütür kütür alman efsanelerinden kreator'u beklemekteyiz. derken...

önce önümüzden uzuuuuuuuuun bir konvoy geçti. siyah ve gri zırhlı araçlar, jipler, için çevik kuvvet dolu minibüsler, ambulans ve yine bu saydıklarım gibi karartılmış camlı bi dolu ek araç... rte'nin "köşkü" beşiktaş'ta dolmabahçe sarayı'nın yanında olduğundan heralde havaalanına gidiyordum dedim. orada çimlerde oturan metalci topluluğuna konvoyun ortasında ilerleyen uzun antenli, özel kuvvet olduğunu düşündüğüm bir jipten bir adam kafasını çıkarıp bağırdı. ne olduğuna anlam verememişken 5 dakka sonra aynı jip geri gelip çimlerde oturan insanların en ucundaki kız arkadaşım ve ben ile berimizde oturan 3 kişiyi göz altına aldılar. üzerlerinde siyah "işaretsiz" üniforma olan bu kişilerden polis kimliklerini göstermelerini istediğimde "kimseye kimlik falan göstermeyeceğim" yanıtını aldık o sırada ekip araçlarına bindirilirlirken...

olay yerinden konvoyun geçişi sonrası göz altına alınma maceramız bu şekilde. herhangi bir harekette bulunmayıp bir konser alanının yanında biramızı içmekten başka hiçbir şey yapmıyor iken bizi araçlara bindiren kişiler ise anında aracın içinde "siz devletin başına nasıl hareket çekersiniz" diye azarlamaya başladırlar. hangi hareketten bahsettiğini sorunca da "siz daha iyi bilirsiniz" karşılığını aldık. benden ayrı bir arabaya konan kız arkadaşımın yanındaki sarışın uzun saçlı genç ise nereli olduğu sorusuna "arnavutum" yanıtını verince "bu ülkede bi öyle bir böyle olunmaz, ne isen osundur" iması yapılmış. 2 polis aracı ile şişli etfal'e sağlık muayenesine götürüldük. sağlık muayenesi dendiğine bakmayın, "iyi misin, darp izin var mı" sorunlarının ardından biz muayene odasının dışına çıkarıldık ve bir kaç polis içeride kaldı. her ne kadar darp yememiş olsak da bunu bilmeyen hekimin bize hiç elini bile sürmeden üstüne biz göz altına almış ve "pekala baskı altında tutabilecek" polislerin yanına böyle bir muayene şekli seçmesi ilginç idi...

şişli etfal'in ardından tekrar araçlara bindirilerek harbiye karakolu'nun yolunu tuttuk. o sırada telefonumun yanımda olmadığını farkedip polislerden mümkünse hastaneye bir telefon bulunup bulunmadığının sorulmasını rica ettim. "bulunursa haber verirler" cevabını aldım. yahu bulursa yalnızca çalışanlar mı bulacak, elbet bir vatandaş da bulup cebine atabilir. bu noktada telefonu nerede kaybettiğimi bilmediğimden kimseyi suçlamak istemiyorum ama böyle bir karşılık da aldım...

harbiye karakolu'nun "içinde" bize son derece iyi davranıldı. bir ön ifade, kimlik, adres ve iletişim bilgilerimiz alındıktan sonra tekrar araçlara bindirilip taaaa yeni bosna'daki adli tıp'a alkol muayenesine gittik. mesafeyi siz düşünün. cumartesi günü, nişantaşı'nda her köşe başında alkol kontrol ekipleri var ve biz harbiye'den yenibosna'ya gidiyoruz. yeni bosna'da devalı olarak elektirikleri kesilip duran adli tıp'da "bizden alkol muayenesi için 10'ar tl vermemiz istendi." "ne münasebet" dediğimizde ise savcılıktan yazı gelmediğini ve adli tıp'ın da alkol muayenesini ancak o şekilde parasız yaptığını söylkediler. kendilerine, eğer savcılıktan gelmiş bir yazı yoksa hukuksuz işlem yaptıklarını ve devletin bana dayattığı bir test için için bir de benden para talep edemeyeceğini söyledim. bunun üzerine işleri bir an önce bitirmeye çalıştıklarını ve biz en kısa sürede salmak istediklerini söylediler. ben de bunun üzerine kız arkadaşımla beraber (biraz da hayalci bir şekilde) konsere yetişebilmek için 20 tl verip alkol testimizi yaptırdık. diğer 3 kişi ise paraları olmadığını söyleyiğ ödemeyi yapmadılar ve polisler de 2 araçalrı olmasına karşın onlardan bizi ayırmayacaklarını söyleyip 1 saat daha bizi orada beklettiler. diğer kişilerin de alkol kontrolü yapıldıktan sonra bana 20 tl'lik bir makbuz verdiler ve polis merkezine geri döndük.

polis merkezinde bu defa biz sivil polisler beklemekteydi. 2. bir defa kimlik, adres ve iletişim bilgilerimizi verdikten sonra sorgu ilginç bir hal aldı. bu defa bize "politik görüşümüz" ve nereden tanıştığımız sorulmaktaydı. politik görüş konusunda ben ve kız arkadaşım nötr der iken bunlar ısrarla hangi partiye oy verdiğimiz soruldu. buna ek olarak herhangi bir toplu olaya karışıp karışmadığımız ve özellikle "cumhuriyet mitingleri"nde bulunup bulunmadığımız 1'den fazla kere soruldu...

bu fasıl da bittikten sonra sivil polisler ayrıldı ve bize o gece ve ertesi gün epey yardımcı olan komiser geldi, bize haklarımızı okudu. konuşmak zorunda olmadığımızı, istersen avukat çağırıp veya isteyip o şekilde ifade verebileceğimizi ve istersek ailelerimize haber verebileceklerini söyledi. yemek, su gibi ihtiyaçlarımızı sorduktan sonra da bir gece süreyle nezarethanede misafir olduğumuzu söyledi. kendi karakolunda kadınlar için ayrı yer olmadığından kız arkadaşımı yakındaki bir karakola aktaracaklarını ekledi. bu karakolun "içinde" bu karakol çalışanlarınca uğradığımız muamele ne kadar iyiyse kız arkadaşımın aktarıldığı şişli'deki karakolda o kadar rezil imiş. tek kişilik dar nezarethanede sabaha kadar tepeden bir projektör çalıştırılmış ve uzun bir süre boyunca da yüksek sesle müzik çalmış. kız arkadaşım ilerleyen saatlerde ailesine haber verilmesini istediğinde ise numaranın arayabilecekleri alanda olmadığını söylemişler; sonradan araştırdığımıza göre aslında polis merkezinde aile vb. yerlere haber verileceğinde numaranın uzaklığı farketmeksizin arama yapılması gerekirmiş...

benim resmi ifademi verdiğim saat tam olarak gece saat 2.00. ifade memuruna niçin bu saatte verdiğim, geldiğimde veya sabah vermemin ne gibi bir mahsuru olduğunu sorduğumda ise "en uygun saati bekledim" yanıtını aldım. anlayacağınız ifade vermek için 1-2 saat uyuyup uyandırılıp ardından o uyku mahmurluğu ile ifade vermem beklendi... o sırada bizle beraber içeri alınan gençlerden birinin oraya gelen babasına verilen gözaltı gerekçesine adamın verdiği yanıt manidardı: "başbakanın arabasına hareket çektiği 'söylendi' diye 1 gece gözaltı; şaka mı şimdi bu?..."

sabah olunca bu defa daha büyük bir ekip arabasının arka tellerle çevrilmiş arkasına tıkıldım, şişli bomonti'de uğradığımız karakoldan kız arkadaşım alınıp öne bindirildikten sonra mecidiyeköy'deki şişli emniyet müdürlüğü'ne götürüldük. hakkımızda herhangi bir cezai yaptırım olmamasına karşın burada "mahkum edilmiş veyahut suçüstü yakalanmış bir suçluymuşuz gibi parmak izimiz alındı." uygulama bununla da bitmedi, ardından bu defa "önden ve yanlardan olmak üzere resimlerimiz altına numara konularak çekildi." 3. kez kimlik, adres ve iletişim bilgilerimizi verdik. tam ayrılıyoruz derken bi baktık ki kız arkadaşım hariç tüm erkekler 2'şerli bir şekilde kelepçeleniyoruz. koca emniyet müdürlüğünün içinde ne gerekçeyle böyle bir muameleye maruz kaldığımızı sorunca da "bu bizim insiyatifimiz" karşılığını aldık. sanırım yüksek eğitimli polis kişisi insiyatif ve "imtiyaz" sözcüklerinin farkını bilmiyordu... bu şekilde emniyet müdürlüğünden çıkarılığ aynı araçla bu defa 3 kişi arkada şişli etfal'e tekrar götürüldük. şişli etfal'deki pskolojik danışman bir sorunumuz olup olmadığını, bir darp/çürük izimiz olup olmadığını "yine polislerin yanında" sordu. kendisine benden 40 cm kısa bir kişi ile takın ve ters bir şekilde kelepçelendiğimden o andan bileğimin çürümekte olduğunu izleri işaret ederek gösterdim; bir etkisi olmadı, yine biz dışarı çıkarıldık ve bir polis içerde kaldı ve belgeler hazırlandı. harbiye karakolu'na geri döndüğümüzde komiser bizim niye kelepçelendiğimizi ve bunu kimin yaptığını sordu. bilmediğimizi söyledik ve tabi ki o sırada kelepçeleyen memur ortalarda yoktu; harbiye karakolunun memuru olmayabilir bu yüzden kesin konuşmayayım.

karakolda niçin defalarca kez adres bilgilerimizin alındığını sorduğumda ortak bir bilgi havuzuna erişimin olmadığını dehşet içerisinde öğrendim. nüfus müdürlüğünden alınan nufus şeceresinde bile tüm bunlar varken polisin -başbakanlığa ve içişleri bakanlığına bağlı polisin- bu bilgilere erişememesi/erişmemesi epey ilgiçti... sonuç olarak karakoldan şişli savcılığına sevkedildik ve oradaki nöbetçi savcı bizi delil yetersizliğinden serbest bıraktı. bugün(dün) de savcılığa gidip soruiturup aldığım belgeye göre 3. şahısların ifadelerine dayanan bu olayda takipsizlik kararı verilmiş...

sonuç olarak ne mi oldu; benim ve kız arkadaşımın tam 1 günü dengesiz muamelelere uğrayarak haba oldu. ben nezarethane zemininde 1 geceyi ayakkabılarımı kendime yastık yaparak geçirmiş, kız arkadaşım ise tamamen uykusuz çıldırma aşamasında sabahlamış oldu. bunca şeyi niçin geç yazdım; 1 aylığına çaylaktım ve yazarlığım yeni onaylandı. bunca şeyi niye mi yazdım; dava açmamın hiçbir faydası olmayacağını bildiğimden ve sinirlerimi bir dolu bürokratik işlemle daha da germek istemediğimden herkesin olanları bu yolla öğrenmesini istedim...

son olarak; hepimize geçmiş olsun...
(metal revolution, 25.07.2009 00:20 ~ 13:13)" [kaynak: Ekşi Sözlük]

Üniversite yıllarımda uzun saçlı olduğum için 5-6 kişilik bir grubun saldırısına uğramıştım. Şikayetçi olmak için elimden geleni yaptım ve bu nedenle polis karakolunda, hastanede, adliyede vb. binbir olay yaşadım. Tüm çabalarım sonucunda hukuk sistemimizin bana verdiği yanıt şu oldu: "boşuna uğraşma bu adamlara hiç bir şey olmaz". Sokakta size saldıranların ceza almadığı bir ülkede yaşamak çok üzücü. Ama durup dururken polisin keyfine göre gözaltına alınmak ve bu konuda hiç bir şey yapılamayacağını bilmek daha da kötü. Kolluk kuvvetlerinin görevi sadece devlet büyüklerini korumak değildir. Görevleri vatandaşlarını korumaktır. Tabii ki bir ülkenin başbakanı da o ülkenin vatandaşıdır ve korunmaya hakkı vardır. Ancak, onu kendi kendilerine takılmakta olan metalci gençlerden "korumak" hangi medeni ülkede kabul edilebilir bir şeydir?

Bu hikayede üzerinde durulması gereken çok şey var. Ben sadece birine değineyim: Polislerin vatandaşa kimlik göstermemesi meselesi. Bana kimlik soran (üniformalı ve üniformasız) polislere bu yaşıma kadar defalarca kimlik sordum, defalarca kimlik sormalarının nedenini öğrenmek istedim. Hiç başarılı olamadım. Bazı densizlerin polis kılığına girip suç işlemesinin nedeni işte polisin bu tavrıdır. Kontrol edilmeyi reddeden bir mekanizma, başkaları tarafından kullanılır. Bir oteli basıp oradaki kadınları saçlarından sürükleyerek kaçıran polis kıyafetli kişilere oradaki görevliler kimlik sorabilseydi, böyle bir olay gerçekleşmezdi. Bizden her üniformalıya boyun eğmemizi isteyen sistem, üniformaları kullanarak suç işleyenlere kapılarını da açmış demektir. Başbakan'ın, milletvekilinin, polisin, askerin vatandaşından üstün kabul edildiği bir sistemde sadece başbakanlar, milletvekilleri, polisler ve askerler yaşamak ister. Aslına bakarsanız bu ülkenin vatandaşları olarak kendi oyumuzla rezil oluyoruz, kendi oyumuzla eziliyoruz. Hukuk herkese eşit davranmadığı sürece ezilmeye de devam edeceğiz.

Şimdi bazılarınız diyecek ki, "küçücük bir olaya kafayı takmışsın, bu ülkenin daha önemli sorunları var." Doğru. Ama işte bu küçük olaylardır büyük sorunları getiren. Bu zihniyet, bu yaklaşım daha büyük sorunların kökenidir. Zaten büyük olayları hepiniz görüyorsunuz. "Belki" dedim "bu küçük olay o büyük olaylara biraz daha dikkatle bakmakmızı sağlar". Metalci gençleri eften püften nedenlerle göz altına almayı bilenlerin, büyük suçluları neden göz altına almadığını, bulamadığını, cezalandıramadığını da buyrun siz düşünün.

Fındık Stratejisi


Hükümetimiz yeni fındık stratejisi ile arz ve talep dengesini sağlayacakmış! Ben bu fındık meselesini pek anlamıyorum. Anlamak için biraz zaman bulup tarım kanununu, TMO ile ilgili kanunları, mevzuatı ve ülkemizdeki karmakarışık hale gelmiş destek alımları pratiğini incelemem gerektiğini biliyorum. Ama yine de fındık gibi bir ürünün pazarlamasında bu kadar başarısız olmamızın ve fındık üretimi konusundaki sıkıntıların devletimizin bugüne kadarki "arz ve talebi dengeleme" çabalarının bir sonucu olduğunu unutmamak lazım. Artık TMO fındık alımı yapmayacakmış. Ama tarım üreticisinin üretebileceği alternatif ürünleri alıyor ve alternatif ürünler için destek sağlıyor. Yani fındık üretimini serbest piyasaya bırakırken, geri kalan tarım ürünlerinin üretimine müdahale etmeye devam edecek. Bugüne kadar TMO alımlarına bağımlı hale getirilmiş fındık üreticisini böyle şap diye kendi başına bırakınca işlerin çözüleceğini sanıyor. Fındık üreticisinin ürününü nasıl satıp pazarlayacağını pek kafaya takmıyor. Neler olacağını kestirmek güç ancak fındık üretiminde (ilk şok atlatıldıktan sonra) beklenenden fazla bir düşüş olursa şaşmamak lazım. Hükümetimiz fındık üreticisinin uluslararası rekabet gücünü arttırmaya çalışırken bunun tam tersi bir sonuç ortaya çıkaracak bir düzenlemeye imza atmış olabilir. Benden söylemesi.

Memleketimizde fındık ve fındık ürünlerini dünyaya pazarlayıp güzel para kazanmak isteyen girişimciler yok mu? Muhtemelen vardı ama TMO'nun müdahalesi nedeniyle bu işe girişmek istemediler. Yeni müdahale ile bu girişimcilerin hemen fındığa yatırım yapacağını sanmıyorum. Tabii bu yeni strateji Unakıtanlar'ın fındık işine başlamasını amaçlamıyorsa! (Fındık üreticisi yeni koşullara uyum sağlayana kadar çok düşük fiyattan fındık alabilirler. TMO'da da iyi fındık stoğu var! Bu da iyi bir fiyattan alınabilir).

Şöyle bir hatırlatma yapalım:

"[Yıl] 2003: A.B Gıda, tam hasat zamanı düşük gümrük tarifesiyle 4 bin 400 ton mısır ithal edince piyasa kötü etkilendi. O dönem Maliye Bakanı olan Kemal Unakıtan, “Mısırları tavuklarımız için ithal ettik, sürekli yiyorlar” demişti. Abdullah Unakıtan mısırı gümrük vergisi yüzde 20 iken ithal etmiş, ithalatın ardından vergiler önce yüzde 45’e, sonra da yüzde 70’e çıkarılmıştı. Bu sayede Bakan’ın oğlu Abdullah Unakıtan’ın 360 milyar lira kazandığı iddia edilmişti." [haber]
Eğer doğruysa aşağıdaki haber metni de ilginç:
"Türkiye’nin fındık ihracatı ise aralarında Tayip Erdoğan’ın has adamı Cüneyt Zapsu’nun da bulunduğu bir avuç tüccar aracılığı ile gerçekleştiriliyor." [haber]
Peki biz arz ve talebi dengeleme işini düzenlemeleri kendi keyfi ve çıkarına göre yapması ihtimali oldukça yüksek olan kişilere bırakmak istediğimize emin miyiz?

Dediğim gibi. Fındık meselesi detaylı bir incelemeyi hak ediyor. Ben, sadece kafamı karıştıran meseleleri sizinle paylaşmak istedim.

Genç Akademi'nin yaptığı ankete göre Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü'nün en beğenilen hocaları şöyleymiş:

Aykut Kibritçioğlu
Emrah Aydınonat
Erdal Ünsal

Diğer bölümler için sonuçlar şöyle:

İşletme:
Halil Bader Arslan
A.Argun Karacabey
Murat Sevinç

Uluslararası İlişkiler:
Ayhan Yalçınkaya
Melek Fırat
Baskın Oran

Bana oy veren öğrencilerimize ve bu anketi yapan Genç Akademi'ye teşekkür ederim.

Problem?

İş Bankası internet şubesinin kredi kartı taksit borcunuzun olmaması durumunda verdiği hata mesajı işte aynen şöyle: "TAKSİT BORCUNUZ BULUNMAMAKTADIR - Problemin devam etmesi halinde 444 02 02 numaralı telefonumuzu arayıp müşteri temsilcimize sorununuzu 3575 kodu ile bildiriniz."

Bu şaka falan değil. Ciddi ciddi bu mesaj çıkıyor karşınıza.